KOMÜNİST KADIN HAREKETİ İÇİN…

Kadınların kurtuluşu sorununda
OPORTÜNİST REVİZYONİST CEPHEDEN…

Partimizin kadınların kurtuluşu sorunundaki çizgisini somutlaştırmak ve kadın çalışmasını ayakları üstüne dikmek için 1986 yılında yaptığımız atılımda belirleyici önemde bir noktayı yakalamıştık:

“Sınıf mücadelesinin yüksek çıkarları; devrimin çıkarları, soruna sınıf bakış açısı ile yaklaşma; emekçi kadınları devrime seferber edebilmek için, onların üzerindeki, kadın olmalarından gelen özel baskılara karşı da tutarlı bir mücadeleyi en başından gündeme koymayı; yürütmeyi, hakim erkek şovenizmine karşı mücadeleyi bu mücadelenin merkezine oturtmayı gerekli ve zorunlu kılmaktadır.
Ancak bu şartla; erkek şovenizmine karşı mücadeleyi “kadın sorunu” denen sorunda merkeze koyma ve bunu tutarlı bir biçimde yürütme şartıyla; sorundaki diğer sapmaya karşı; düşmanı bir bütün olarak erkek cinsiyeti ilan eden feminizme karşı mücadele, doğru bir temelde yürütülebilir.”
(Kadının Kurtuluşu Sorununda Bugünkü Görevlerimiz, Geçmişimizin Değerlendirilmesi, s. 7–8, Bolşevik Partizan Yayınları)

Bu temel yaklaşım bizi dün olduğu gibi bugün de Marksizm-Leninizm adına konuşan çeşitli oportünist-revizyonist örgütlerden gayet net bir şekilde ayırmaktadır.

Geçmişte (90’lı yılların ortalarına dek), “erkek egemenliği” kavramını “feminist kavramlar” olarak damgalayıp reddeden oportünist-revizyonist örgütlerin birçoğu gelinen yerde bu konuda geri adım atmış durumdadır. Bugün onlar da “erkek egemenliği”nden kavram düzeyinde bahsediyorlar. Ancak bu geri adım geçmişle köklü bir hesaplaşma ve özeleştiri temelinde de olmamıştır. Sorunun gerçek anlamda bilince çıkarılmadığı her somut durumda yeniden görülmektedir. Oportünist-revizyonist örgütler “erkek egemenliği”nden kavram olarak söz etseler de, toplumda olduğu kadar devrimci çevrelerde de erkek egemenliğinin sözkonusu olduğunu ve buna karşı sürekli mücadele gerektiği gerçeğini görmezden gelmektedirler. Bu nedenle de istisnasız tüm oportünist-revizyonist örgütler kadınların kurtuluşu sorununda ideolojik-siyasi alanda baş düşman olarak feminizmi görmekte ve esas mücadeleyi feminizme karşı yöneltmektedirler.

Bunun en somut örneğini yıllardan beri 8 Mart’larda yaşıyoruz. 8 Mart eylemlerinin hazırlık döneminde çeşitli kadın çevrelerinin ve diğer siyasi çevrelerin biraraya gelerek oluşturmaya çalıştığı platformlarda ideolojik-siyasi mücadelenin esası 8 Mart yürüyüşüne erkekler de katılacak mı, katılmayacak mı noktasında yürüyor. Birçok oportünist-revizyonist örgüt, 8 Mart eylemlerinin içeriğini nerdeyse tümüyle, yürüyüşe erkeklerin katılımına ilkesel olarak karşı çıkan feministlere “gösterme!”ye dönüştürmüş durumdalar. Örgütlerin bir bölümü bu noktayı eylem birliklerinden çekilmenin bir gerekçesi yapmakla yetinmiyor, (kadın-erkek) kitlelerini seferber ediyor ve kadın-erkek karışık bloklarıyla eylem alanına dayatmayla giriyorlar. Ve bu yaptıklarını da feminizme karşı kazanılmış bir zafer olarak ‘kutluyor’lar. (!)

Baştan sona sakat ve esasta erkek şövenizminin ürünü olan bu yaklaşımın nasıl işlediğine bir örnek olarak “İşçi-Köylü” dergisinin 14-27 Şubat 2003 sayısında yayınlanan “8 Mart’ın devrimci özüne sahip çıkalım” yazısını alıyoruz.

Şöyle yazıyorlar:

“Bir 8 Mart daha yaklaşıyor. Her kesim, şimdiden 8 Mart’ı nasıl kutlayacağını tartışıyor. Herkes sınıfsal konumu itibarıyla durduğu yerden tartışmaları sürdürüyor. Burjuvazi diğer mücadele günlerinde olduğu gibi 8 Mart’ın da içini boşaltmaya çalışırken feministler ve aynı görüşte olan çevreler ise her yıl olduğu gibi 8 Mart kutlamalarına erkekleri yaklaştırmamanın hesabını yapıyorlar.” (agy, s. 31)

Sorun bu şekilde konulduktan sonra, buradan kendilerine göre görev çıkarıyorlar: Bunu en kısa biçimiyle “kadın erkek el ele yürümenin” pratikte dayatılması olarak özetleyebiliriz:

“Son yıllarda yapılan 8 Mart örgütleme toplantılarına baktığımızda öncelikle çeşitli feminist gruplar tarafından ortaya atılan, HADEP’li kadınlar başta olmak üzere diğer birçok çevre tarafından da desteklenen, savunulan “kadın mitingi”, “erkeklerin mitinge alınmaması” vb. anlayışların hakim olduğunu ve bu şekilde kadın erkek el ele yürümenin engellenmek istendiğini görüyoruz. Oysa ki kadını ikinci cins olarak gören, onu aşağılayan ideoloji ne kadar çürümüş ve yoz ise kadınla erkeği zıtlaştırarak sözde kadının yanında olan feminizm de o kadar yoz ve çürümüştür. (…)
Feminist örgütlenmelerin yukarda anlattığımız yapıları gereği “mitinge erkek almamak”, “miting alanında kadın zinciri oluşturarak erkek sinek uçurtmamak” vb. görüşler onlar için yadırganmasa da bunların çeşitli DKÖ, devrimci örgütlenmeler ve yurtsever kadınlar tarafından da savunulması ya da kabul görmesi akıl almayacak bir tutumdur. Ve bunun akla mantığa uygun bir açıklamasının olması mümkün değildir. (…)
Ancak tüm bu tartışmaların yaşanması bizler açısından alanlarda, tüm toplantılarda olmamamız anlamına gelmez. Aksine daha bir inatla “Kadın erkek el ele” alanlarda olmalı, söz konusu toplantılara katılarak bu şiarımızı dillendirmeliyiz.” (agy.)

8 Mart’ın özel bir mücadele günü olduğunu; işçi ve emekçi kadınların hakları ve özgürlükleri için mücadele günü olduğunu; işçi ve emekçi kadınların kendi kurtuluş davalarına kendileri sahip çıkmaları gerektiğini lafta kabul eden İşçi-Köylü, çeşitli grup, örgüt ve çevrelerden ezici çoğunluğunu emekçi olan kadınlar bir araya gelip, kadınların katılımıyla sınırlı bir eylem örgütlemeye çalıştıklarında, eylemin içeriğinden bağımsız olarak ve salt bu sebeple bunu feminizm ya da feminizmden etkilenme olarak değerlendiriyor ve buna karşı bayrak açıyor.

İşçi ve emekçi kadınların kendi hak ve talepleri için yürüyüşler, toplantılar vs. gibi özel eylemler yapmaları ve bütün bunların örgütlenmesinde ve pratiğe geçirilmesinde bizzat kendilerinin baş aktör olmaları olumsuz değil, olumlu bir şeydir. İşçi ve emekçi kadınların mücadelelerine sahip çıkmalarını, inisiyatif geliştirmelerini talep eden devrimci ve komünist örgütler bundan çekinmez, bilakis bunu teşvik ederler. Bu onların görevidir.

Feminizme karşı mücadele, İşçi-Köylü ve ona benzer yaklaşımlara sahip olanların yaptığı gibi verilmez! 8 Martlarda ve kadınların kurtuluşu sorunuyla ilgili tüm mücadelelerde feminizme karşı yürütülecek ideolojik-siyasi mücadele ‘erkekler katılsın mı katılmasın mı’ noktasında değil, öncelikle ve esasen içeriksel noktalarda yürütülmek zorundadır. Burada önemli olan, onların kadın kitlelerinin ezici çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçi kadınların sınıf çıkarlarını temel almadıklarının; farklı sınıf ve katmanlardan kadınların ortak çıkarlarını öne çıkarma çabalarıyla devrimci değil, reformist pozisyonlarda durduklarının ortaya konması ve bu pozisyonlarıyla eylemlere damgalarını vurmalarının engellenmesidir. Yıllardan beri 8 Mart’larda salt katılımı ilke sorunu haline getiren ve bunu her türlü içerik tartışmasının önüne çıkaran örgüt ve görüşler tam da bunu engellemektedirler.

Bizler, salt kadınların katılımını öngören 8 Mart yürüyüşlerini “feminizmle uzlaşma”, “feminizme verilen taviz” vs. olarak değil, bu özel günün anlamını vurgulayan bir eylem biçimi olarak değerlendiriyoruz. Toplumun nerdeyse yarısını oluşturan işçi ve emekçi kadınların hakları ve özgürlükleri için meydanları-alanları doldurdukları, bir güç olarak göze çarptıkları eylemlere ülkemiz şartlarında çok daha fazla ihtiyacımız var. Bizim açımızdan sorun, böylesi eylemlerin “basılarak” ‘kadın-erkek dayatması’nın gerçekleştirilmesi değil, bu eylemlere devrimci içerikler kazandırmak, onları devrimci eylemlere dönüştürmektir.

İşçi-Köylü’nün önerdiği türden “inat”laşmak ve bazı örgütlerin yaptığı gibi eylem birliği anlaşmalarını hiçe sayarak miting alanına zorla girmek maçoluktan başka birşey değildir! Feminizme “gösterme” adı altında özde saygı duyulmayıp ezilmeye çalışılan devrimci ve demokrat örgütlenmelerden kadın arkadaşların oluşturdukları ortak iradedir. Böylesi yöntemlerin kadın hareketinin proletarya hareketinin müttefiki olarak kazanılmasında faydalı olamayacağı bizim açımızdan açıktır.

Son olarak şunu vurgulamak istiyoruz. 8 Martlarda bizim kavgamız öncelikle erkek egemen sistemle, somutta faşist Türk devletiyle olmak zorundadır. Bir dizi örgüt bu basit gerçeği atlıyor ve 8 Mart eylemlerinin başlıca içeriği feminizmle hesaplaşmakmış gibi davranıyor. Bu davranış ve yaklaşımların işçi ve emekçi kadınları kendi kurtuluşları için mücadelelerinde güçlendirici, yetkinleştirici bir rol oynamaktan uzak olduğu bizce açıktır.

TKİP de aynı telden çalıyor!

Türkiye Komünist İşçi Partisi Merkez Yayın Organı Ekim’in Ocak 2003 tarihli sayısında “Kadın sorunu ve kadın çalışmasının sorunları”nı ele alan temel bir yazı yayınlandı.

Bu makalede TKİP’nin kadın çalışması hakkında şu tespitte bulunuluyor:

“Kadın çalışmasında bugüne kadar attığımız bir takım sınırlı adımlar olmakla beraber yapılması gerekenlerin yanında bunlar henüz son derece cılız, daha çok da başlangıç adımlardır. Bu alanda bundan böyle etkin, yaratıcı ve sistematik bir çalışma yürütmek sorumluluğu duruyor önümüzde.”

Bu satırlardan sonra kadın çalışmasındaki bu “cılız”lığın, eksikliğin nereden kaynaklandığı sorusuna yanıt verileceği umuduyla devamını okuyoruz. Ama nafile…

Sorunun nereden kaynaklandığı, zorlukların neler olduğu ve bunların nasıl aşılmak istendiği sistemli bir şekilde ele alınacak yerde “yapmalıyız-etmeliyiz” türünden ajitasyonla sorun geçiştiriliyor. Ve bunun hemen ardından gelen satırlarla “feminizm”e bindiriliyor:

“Kadın mücadelesi bugüne kadar feminist hareketin, hatta kendini “sosyalist feminist” olarak tanımlayan akımların etkisiyle, kadının kadın olmaktan kaynaklı sorunlarına indirgendi. Bu çerçevede bu sorunların çözümü, sorunun kaynağı olarak görülen erkeğe ya da bir takım geleneksel değer yargılarına karşı yürütülen mücadele olarak algılandı. Böylece saptırıldı, daraltılıp alabildiğine güdükleştirildi. Böyle olunca, devrimci saflarda bundan da güç alan bir ilgisizlikle, hatta küçümsemeyle karşılanabildi kadın çalışması.” (Ekim sayı 231, s. 20)

İşte Ekim sorunu böyle koyuyor! Burada sebep-sonuç ilişkisi tamamen altüst edilmektedir. Kadınların ve buna bağlı olarak kadınların kurtuluşu sorunun küçümsenmesinin nedeni feminizm değil, –evet devrimci saflarda da!– egemen olan erkek şovenizmidir. Geçmişte devrimci mücadele içinde yeralmış bir dizi kadının feminist harekete kaymasında devrimci saflardaki kadınları ve kadınların kurtuluş hareketini küçümseyen, ciddiye almayan anlayışlar önemli bir rol oynamıştır.

TKİP kendi zaaflarını doğru teşhis edeceğine, ideolojik-siyasi mücadelede kadın sorununu küçümseyen anlayışlara karşı (yani erkek şovenizmine karşı) mücadeleyi merkeze koyacağına, suçu feminizmin üstüne atıyor. Bizim son tahlilde burjuva ideolojisi olan feminizmi ve feministleri savunmak diye bir derdimiz yok. Fakat bizim komünizm adına konuşup, böylesi ciddiyetsiz yaklaşımları yayan anlayışlarla çok büyük sorunumuz var. Çünkü bu tür örgütler, sınıf mücadelesini “merkeze koyma” adına, devrimcilik-komünistlik adına düpedüz emekçi kadın hareketinin gelişimini engelleyen bir rol oynuyorlar. İdeolojik-siyasi mücadelede esas tehlikenin ne olduğuna net bir yanıt vermeyenler, kadınların kurtuluşu sorununda gerçekten ileri adım atamazlar.

Makalenin devamında “Proletaryanın gücünü zayıflatacak bir ‘özel kadın sorunu’ yoktur. Kadın ve erkek işçilerin ortak sınıf mücadelesinden bağımsız bir kadın kurtuluşu mücadelesi önerenlerle aramızda kesin sınırlar çizmeliyiz ve ideolojik platformlarını net bir biçimde mahkûm etmeliyiz” (s. 23) deniliyor.

Sormak gerekiyor, bugün gerçekten proletarya hareketinin gücünü zayıflatan nedir? Feminizm mi? İşçi ve emekçi kadın hareketinin örgütlülüğünün zayıf olmasında ve sesini duyuramamasında esas etken kesinlikle ‘femiznizmin hareketi bölmesi’ vs. değildir. İşçi ve emekçi kadın hareketinin, devrimci ve komünist kadın hareketinin zayıflığının nedeni bizzat yine devrimci ve komünistlerin kendi yetmezlikleridir. Komünist ve devrimci kadın hareketinin işçi ve emekçi kadın hareketini örgütleyecek, güçlendirecek ve inisiyatifle ileriye taşıyacak yetkin öncü kadın kadrolara ihtiyacı vardır. Böylesi kadroların yetiştirilmesi, devrimci ve komünist kadın hareketinin ideolojik ve siyasi olarak değil, ama örgütsel olarak bağımsız hareket edebilecek duruma getirilmesi kendine komünist ve devrimci diyen örgütlerin önlerine koyması gereken temel bir görevdir. “Proletarya hareketini zayıflatan” olsa olsa görevin bu şekilde yeterince bilince çıkarılmaması ve bu konuda adımlar atılmaması olabilir. Kadınların kurtuluşu sorununda sıkışınca feminizmi suçlamak ancak ucuz bir çözüm olabilir. Ama maalesef oportünist-revizyonist cephe bundan bir türlü vazgeçmiyor!

Teoride Doğrultu…

Son olarak incelediğimiz yayın organlarından biri de Teoride Doğrultu…. Teoride Doğrultu’nun Ocak-Şubat 2003 tarihli 10. sayısında “Kadın Cinsinin Kurtuluşunda Tarihsel bir Adım: Ekim Devrimi” başlıklı bir makale yayınlanıyor. Reyhan İda imzalı bu yazıda Ekim Devrimi’nin kadınların kurtuluşu sorunundaki kazanımları ortaya konmaya çalışılıyor. Yazının esasını Dönüşüm Yayınlarında yayınlanan “Rusya’da 1917 Sosyalist Ekim Devrimi ve Kadınların Kurtuluşu”ndan yapılan özetler ve alıntılar oluşturuyor. İşin garip tarafı bu kitaplardan bir dizi alıntı yapılmış olmasına karşın kitaplar kaynak olarak verilmemiş. Ancak özensizlik bununla da sınırlı kalmıyor. Bu araştırma bilinçli olarak Sovyetler Birliği’nin sosyalist olarak değerlendirildiği dönemi ele aldığı için bütün bölümlerde 1950’lerin ortalarına kadarki dönem veriler ve kaynaklarla aktarılıyor.

Sosyalist Sovyetler Birliği ile modern revizyonizmin hâkim olduğu dönem arasında fark gözetmeyen Reyhan İda yazısını şu son paragrafla bitiriyor:

“Genel tablosunu çizmeye çalıştığımız Sovyetler Birliği’nde kadının yaşadığı gelişim hiçbir biçimde inkar edilemez. Fakat 1970’lerde yüzde 44’lük oranıyla en fazla mühendise sahip olan ülkenin Sovyetler Birliği olması ya da yüksek öğretim veya orta öğretime sahip teknik elemanların yüzde 59’unun kadın olması, her 100 erkeğe karşılık, 86 kadının ekonomist ve planlamacı olarak çalışması sosyalizmin kadına kazandırdıklarıdır.” (agy. s. 67)

Reyhan İda’nın 1950’lerden sonraki gelişmeye ilişkin verdiği tek veri ve tüm yazdığı bu küçücük paragrafta aktarılandan ibarettir. 1950’li yılların ortalarından 1970’lere kadar olan gelişme salt bu satırlarla geçiştirilmektedir. 1956’lara kadar sorunları-zaafları ve büyük kazanımlarıyla detaylı olarak ortaya konan bir gelişme ve bunun arkasına yama gibi eklenen bir paragraf…

Bizler soruna böyle yaklaşılamayacağını düşünüyoruz. Dönüşüm Yayınları’nda yayınlanan araştırmada da modern revizyonizm döneminin ayrıca ele alınarak araştırılması görevi ortaya konmaktadır. Yani yazarın yaptığı, kaynak olarak dayandığı kitapların özüne aykırıdır. Ancak o bunu bilince dahi çıkarmamaktadır.

Reyhan İda’nın 1970’lerden aktardığı veriler tek başına hiçbir şey ifade etmemektedir. Bu veriler ancak, –ekonomide, siyasette, sosyal yaşamda– gelişmenin detaylı biçimde ortaya konularak tartışıldığı zaman anlam kazanır. Araştırılması gereken bu dönemde gerçekten de daha önceki kazanımların ilerletilip, tespit edilen sorunların aşılıp aşılmadığıdır. Ki, biz ilk kaba araştırmamız-gözlemlerimizle bu dönemin esasında geçmişteki kazanımlardan beslenen, ilerletici değil, tüketici bir özelliğe sahip olduğunu tespit ediyoruz. 70’lerden veriler aktarılırken bu düşünce merkeze konulmak zorundadır. Tabii ki, bu söylediklerimizin somut araştırma-incelemeyle altının doldurulması gerekmektedir. Her ihtimalde ama, Reyhan İda’nın yaptığının ciddiyetten, bilimsellikten yoksun olduğunu tespit ediyoruz.

* * *

Bu sayımızda oportünist-revizyonist cepheden bazı önemli gördüğümüz gelişmeleri aktardık. Devrimci çevrelerde tartışmalara katkıda bulunur düşüncesiyle okurlarımızın bilgisine sunuyoruz.